Dr. Aysel KAYAOĞLU

20. yüzyılın ürünü olarak önyargı kavramı birincil olarak “ırk” ilişkilerine ilişkin eşitsizlikler sorunu bağlamında kullanılmıştır. 2. Dünya Savaşı öncesi problem “ırk sorunu” olarak görülmüş ve “siyahlar beyazlar için neden ve nasıl bir problem teşkil ediyorlar” sorusu ile analitik bakış önyargının hedefine/mağduruna yöneltilmiştir. 2. Dünya Savaşından sonra ise problem “ırkçılık sorunu” olarak adlandırılmış ve analitik bakış önyargı ve ayrımcılığın faillerine odaklanmıştır. Modern sosyal psikoloji genel olarak toplumsal eşitsizlikleri bir ayrımcılık sorunu olarak görmekte ve ayrımcılıktan da önyargılı zihinleri sorumlu tutmaktadır. Mesele böyle ele alınınca sorun olanın çarpık ve irrasyonel zihinler olduğu düşünülmüş ve çözüm olarak da daha çok eğitim aracılığıyla önyargılı zihinleri değiştirilebileceği öngörülmüştür. Hem sorunun tanımında hem de çözümünde bireysel zihinlere odaklanan bu liberal yaklaşım, toplumsal eşitsizliklerin kolektif, sistematik ve tarihsel/toplumsal doğasını görmezden gelerek önyargı-ayrımcılık meselesini depolitize etmiştir.

Oysa bu klasik önyargı-ayrımcılık çerçevesinin temel varsayımları sorgulandığında önyargının sabit bir algı değil mobilize edilen bir olgu olduğu görülecek ve bu çerçeve politize edilmiş olacaktır. Bu sorgulama temel olarak şu soruları içermektedir: (1) Önyargı nasıl mobilize ediliyor? Ne tür “biz” ve “onlar” kurgusu “onlar”ı dışlamamıza ve hatta nefret etmemize yol açıyor? (2) Nefret neden mobilize ediliyor? Tehdit edici bir ötekinin varlığı insanlar için neden bu kadar önemli? (3) Nefret mobilizasyonu ne zaman (hangi koşullar altında) başarılı oluyor? İnsanları, ötekilerin tehdit edici olduğu ve onlara düşmanlıkla karşılık vermesi gerektiği fikrine çeken nedir? (4) Irkçı, milliyetçi, cinsiyetçi vb. mobilizasyonu nasıl zayıflatabilir ve bunlar karşısındaki mobilizasyonu nasıl güçlendirebiliriz?


Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir